İngilizce B2 Kelime Listesi
İleri orta seviyesindeki 1.417 İngilizce kelimenin en sık kullanılan 100'ü; Türkçe karşılıkları ve örnek cümleleriyle.
İngilizce B2 seviyesi (İleri orta), soyut konular ve uzun metinler: bir görüşü savunmak, artıları ve eksileri tartmak, iş yazışması yapmak. Bu seviyedeki kelimeler akıcı ve doğru ifade etmenin anahtarı.
Bu sayfada İngilizce B2 seviyesindeki 1.417 kelimeden en sık kullanılan 100'ü var. Her kelimenin yanında Türkçe karşılığı ve kelimenin geçtiği bir örnek cümle duruyor. Kalan 1.317 kelime, aynı düzende renkli PDF setinde ve uygulamada.
Önce uygulamayı denemek istersen
Bu seviyenin 1.417 kelimesinin hepsi uygulamada var; kelime kartları, günlük görev ve dokuz oyunla çalışabilirsin. Genel İngilizce havuzu ücretsiz; kelime kartları ve günlük görev için kayıt da gerekmiyor.
Genel İngilizce havuzunu açEn sık kullanılan 100 kelime 100 / 1417 kelime
| # | İngilizce | Türkçe | Örnek cümle |
|---|---|---|---|
| 1 | account | açıklamak, hesap vermek, saymak | He accounts for every dollar he spends to manage his budget well. Bütçesini iyi yönetmek için harcadığı her doları açıklar. |
| 2 | additional | ek, ilave, fazladan | Additional details will be provided later, once everything has been confirmed. Ek ayrıntılar her şey onaylanıp kesinleştikten sonra verilecektir. |
| 3 | amount | tutarında olmak, anlamına gelmek | His actions amount to a refusal, as he has ignored repeated requests. Onun davranışları bir reddi ifade ediyor, çünkü sürekli talepleri göz ardı etti. |
| 4 | annual | yıllık, senelik | The annual festival starts tomorrow, bringing excitement for everyone. Yıllık festival yarın başlıyor ve herkes için heyecan getiriyor. |
| 5 | association | dernek, ilişki | The association actively supports local artists in the community. Dernek, topluluktaki yerel sanatçıları aktif olarak destekliyor. |
| 6 | back | desteklemek, arka çıkmak | I will fully back your plan if it's truly reasonable. Planın gerçekten makulse tamamen desteklerim. |
| 7 | bar | yasaklamak, kapatmak | The road was barred due to the accident, preventing cars from passing through. Yol, kaza nedeniyle kapatıldı, bu yüzden araçların geçişine izin verilmedi. |
| 8 | beat | ritim, atış, tempo | The beat of his heart was slow and calm, indicating he was at peace. Kalbinin atışı yavaş ve sakindi, bu da huzurlu olduğunu gösteriyordu. |
| 9 | being | varlık, mevcudiyet, canlı | The novel explores the nature of being and delves deep into existential questions. Roman, varoluşun doğasını inceliyor ve varoluşçu sorulara derinlemesine iniyor. |
| 10 | beyond | ötesinde, ötesine | The situation is beyond my understanding and leaves me feeling helpless. Durum benim anlayışımın ötesinde ve beni çaresiz hissettiriyor. |
| 11 | bill | fatura göndermek, fatura kesmek | The restaurant billed us $50 for the meal, including drinks and dessert. Restoran, yemeğin yanı sıra içecekler ve tatlılar dahil bize 50 dolar fatura kesti. |
| 12 | but | hariç, dışında | Nothing but the truth matters in this situation to ensure justice is served. Bu durumda adaletin sağlanması için gerçek dışında hiçbir şey önemli değil. |
| 13 | chief | başkan, ana, baş | He was appointed chief of the department last month. Geçen ay bölüm başkanı olarak atandı. |
| 14 | close | son, bitiş, kapanış | The story reached an unexpected close and left everyone in silence. Hikâye beklenmedik bir sona ulaştı ve herkesi sessizliğe bıraktı. |
| 15 | committee | komite, heyet | The committee's final decision was unanimous and without any disagreement. Komitenin nihai kararı oy birliğiyle alındı ve hiçbir anlaşmazlık olmadan alındı. |
| 16 | construction | inşaat, yapı | The construction workers were on strike after they heard about their salary. Maaşlarını duyduktan sonra, inşaat işçileri grevdeydi. |
| 17 | council | meclis, konsey, kurul | He was elected to the student council, which allowed him to represent his class. Öğrenci konseyine seçildi ve bu, sınıfını temsil etmesine imkan sağladı. |
| 18 | county | ilçe, il, kontluk | He works for the county government, where he handles various tasks. İlçe hükümeti için çalışıyor ve orada çeşitli görevleri yürütüyor. |
| 19 | credit | atfetmek, (başarıyı) -e bağlamak, takdir etmek | The success of the event was credited to the team's detailed planning. Etkinliğin başarısı, ekibin ayrıntılı planlamasına bağlandı. |
| 20 | current | akıntı, akım | The swimmer fought against the current with great determination. Yüzücü akıntıya karşı büyük bir kararlılıkla mücadele etti. |
| 21 | date | çıkmak, flört etmek | They have been dating for two years, and they seem more in love than ever. İki yıldır çıkıyorlar ve her zamankinden daha âşık görünüyorlar. |
| 22 | district | bölge, mahalle | Each district has its own local government. Her bölgenin kendi yerel yönetimi vardır. |
| 23 | elsewhere | başka yerde | If we can't find it here, we'll look elsewhere. Burada bulamazsak başka bir yerde arayacağız. |
| 24 | entire | tüm, tamamı, bütün | The entire city was affected by the power outage. Tüm şehir elektrik kesintisinden etkilendi. |
| 25 | even | eşit, düz, düzgün | The table is not even, so be careful with the glasses. Masa düzgün değil, bu yüzden bardaklarla dikkatli olun. |
| 26 | federal | federal, birleşik | In the United States, both state and federal laws apply to citizens. ABD'de vatandaşlar için hem eyalet hem de federal yasalar geçerlidir. |
| 27 | feel | his, duygu | The soft fabric has a comfortable feel to it. Yumuşak kumaş, rahat bir his veriyor. |
| 28 | figure | anlamak, düşünmek | I can't figure out why he left so suddenly. Neden birdenbire gittiğini anlayamıyorum. |
| 29 | following | sonra, takiben, ardından | The students met in the library following their morning class. Öğrenciler sabah derslerinden sonra kütüphanede buluştular. |
| 30 | former | eski, önceki | The former president was invited to speak at the event. Eski başkan etkinlikte konuşmaya davet edildi. |
| 31 | forward | ileri, açık, ileriye doğru | The forward movement of the car stopped suddenly. Arabanın ileri hareketi aniden durdu. |
| 32 | found | kurmak, tesis etmek | He founded a charity to help homeless people. Evsizlere yardım etmek için bir hayır kurumu kurdu. |
| 33 | free | serbest bırakmak, özgürleştirmek | They worked hard to free the bird from the cage. Kuşu kafesten kurtarmak için çok uğraştılar. |
| 34 | full-time | tam zamanlı olarak | She works full-time while studying for her degree in the evenings. Akşamları üniversite eğitimi alırken tam zamanlı çalışıyor. |
| 35 | hell | cehennem | The movie showed scenes of war that looked like hell on earth. Filmde, yeryüzündeki cehennemi andıran savaş sahneleri gösterildi. |
| 36 | high | zirve, coşku, yükseklik | The stock market reached a new high this month. Bu ay borsa yeni bir zirveye ulaştı. |
| 37 | hold | hakimiyet, tutuş, etki | The teacher's inspiring words had a powerful hold over the students. Öğretmenin ilham verici sözleri öğrenciler üzerinde güçlü bir etki bıraktı. |
| 38 | house | barındırmak, ev sahipliği yapmak | The library houses a rare collection of historical books. Kütüphane, nadir bir tarihi kitap koleksiyonu barındırıyor. |
| 39 | ID | kimlik belgesi | He dropped his wallet along with his ID near the town square. Cüzdanını kimliğiyle birlikte kasaba meydanının yakınında düşürdü. |
| 40 | ideal | ilke, ideal, mükemmel örnek | She believes honesty is the most important ideal in life. Dürüstlüğün hayattaki en önemli ilke olduğuna inanıyor. |
| 41 | justice | adalet | Everyone deserves equal justice under the law regardless of their status. Herkes, statüsüne bakılmaksızın, kanun önünde eşit adaleti hak eder. |
| 42 | latest | en son, son | Have you heard the latest about the event? It's generating a lot of buzz. Etkinlikle ilgili en son haberi duydun mu? Çok fazla ilgi uyandırıyor. |
| 43 | lean | yaslanmak, eğilmek | Don't lean too far out of the window; it's dangerous. Pencereden çok fazla sarkma; tehlikeli. |
| 44 | limited | sınırlı, kısıtlı | This offer is only available for a limited time, so take advantage of it quickly. Bu teklif sadece sınırlı bir süre için geçerlidir bu yüzden hızlıca değerlendirin. |
| 45 | line | kaplamak, doldurmak, sıralamak, hizalamak | People lined the streets eagerly waiting to watch the parade. İnsanlar heyecanla bekleyerek, geçit törenini izlemek için sokakları doldurdu. |
| 46 | loan | kredi, borç | The bank approved their loan application after reviewing their documents. Banka, belgelerini inceledikten sonra kredi başvurularını onayladı. |
| 47 | logo | logo | He wants to redesign the company's logo to modernize the brand. Markayı modernize etmek için şirketin logosunu yeniden tasarlamak istiyor. |
| 48 | low | düşük seviye, düşük, dip | Sales hit a new low during the winter months. Satışlar kış aylarında yeni bir dip seviyeye ulaştı. |
| 49 | make | marka, yapım, üretim | What make is your car? I'm thinking of buying a similar one. Arabanın markası ne? Benzer bir tane almayı düşünüyorum. |
| 50 | make-up | makyaj, makyaj malzemesi | She applied a natural make-up look for the upcoming event at her house. Evinde yapılacak olan etkinlik için doğal bir makyaj görünümü uyguladı. |
| # | İngilizce | Türkçe | Örnek cümle |
|---|---|---|---|
| 51 | making | yapma, üretim | The making of the sculpture for the art gallery was a meticulous process. Sanat galerisi için heykelin yapımı titiz bir süreçti. |
| 52 | material | madde, maddi, fiziksel | He has had no interest in material wealth since he got married. Evlendikten sonra maddi zenginliğe ilgisi kalmadı. |
| 53 | means | araç, yöntem, vasıta | Exams are not the only means of assessing a student's success. Sınavlar, bir öğrencinin başarısını değerlendirmenin tek yolu değildir. |
| 54 | military | askeri, ordu | He served in the military for ten years. On yıl boyunca orduda görev yaptı. |
| 55 | minister | bakan, vekil | The minister announced new policies to improve education. Bakan, eğitimi iyileştirmek için yeni politikaları açıkladı. |
| 56 | model | modellemek, örnek almak, kalıbını çıkarmak | The artist modeled the sculpture in clay before casting it in bronze. Sanatçı, bronza dökmeden önce heykeli kilden modelledi. |
| 57 | moving | duygusal, dokunaklı, hareketli | Andy had to say goodbye to his toys in the movie; it was such a moving ending. Andy filmde oyuncaklarına veda etmek zorunda kaldı; çok dokunaklı bir sondu. |
| 58 | national | vatandaş, yurttaş | The embassy provides services to its nationals abroad. Büyükelçilik, yurt dışındaki vatandaşlarına hizmet sunar. |
| 59 | official | yetkili, memur, görevli | She is a government official working in the finance department. Kendisi, maliye departmanında çalışan bir devlet memuru. |
| 60 | part-time | yarı zamanlı | She works a part-time job, allowing her to pursue other interests during the day. Yarı zamanlı bir işte çalışıyor, bu da ona gün içinde başka ilgi alanlarını takip etme olanağı sağlıyor. |
| 61 | pick | seçim, kazma | She made her pick among the available options. Mevcut seçenekler arasından seçimini yaptı. |
| 62 | picture | gözünde canlandırmak, tasvir etmek | She pictured the scene in her mind before painting. Resmetmeden önce sahneyi zihninde canlandırdı. |
| 63 | plus | artı, ek olarak, avantaj | On the plus side, it rained so much; crops might actually grow. İyi tarafından bakarsak, o kadar çok yağmur yağdı ki; ekinler gerçekten büyüyebilir. |
| 64 | position | yerleştirmek, konumlandırmak | He positioned his chair before starting the meeting. Toplantıya başlamadan önce sandalyesini konumlandırdı. |
| 65 | positive | olumlu şey, pozitif | She always tries to see the positive in every situation. Her durumda olumlu tarafı görmeye çalışır. |
| 66 | potential | potansiyel, olasılık | This car has the potential to go up to 360 km/h. Bu araba saatte 360 km’ye kadar çıkma potansiyeline sahiptir. |
| 67 | power | güç sağlamak, çalıştırmak | This engine powers the latest model of the car. Bu motor, arabanın en yeni modelini çalıştırıyor. |
| 68 | price | fiyat belirlemek, fiyatlandırmak | The store manager will price the new items before placing them on the shelves. Mağaza müdürü, yeni ürünleri raflara koymadan önce fiyatlandıracak. |
| 69 | process | işlemek, işleme koymak | It takes time to process all the applications. Tüm başvuruları işlemek zaman alır. |
| 70 | professional | profesyonel, uzman | The event was organized by a team of professionals. Etkinlik, bir profesyonel ekip tarafından organize edildi. |
| 71 | project | yansıtmak, tasarlamak, planlamak | They projected the presentation onto the large screen. Sunumu büyük ekrana yansıttılar. |
| 72 | range | değişmek, sıralanmak, yayılmak | Her interests range across various fields, including art and science. İlgi alanları sanat ve bilim de dahil olmak üzere çeşitli alanlara yayılıyor. |
| 73 | rate | değerlendirmek, derecelendirmek | Critics rate the film highly for its compelling storyline. Eleştirmenler, ilgi çekici hikâyesi nedeniyle filmi yüksek puanla değerlendiriyor. |
| 74 | seat | oturtmak, yerleştirmek | Please seat the guests at the table. Lütfen konukları masaya oturtun. |
| 75 | short-term | kısa vadeli | They have implemented short-term solutions to address the problem. Sorunu çözmek için kısa vadeli çözümler uyguladılar. |
| 76 | shot | atış, şut, enjeksiyon | The doctor gave me a flu shot yesterday. Doktor dün bana grip aşısı yaptı. |
| 77 | significant | önemli, anlamlı | The discovery was a significant breakthrough in the field of medicine. Bu buluş, tıp alanında önemli bir atılımdı. |
| 78 | so-called | sözde, güya | The so-called expert who gave incorrect information during the interview fooled everyone. Röportaj sırasında yanlış bilgi veren sözde uzman herkesi kandırdı. |
| 79 | stage | sahnelemek, düzenlemek | The theater company will stage a new play next month. Tiyatro topluluğu önümüzdeki ay yeni bir oyun sahneleyecek. |
| 80 | stand | stant, tezgah, duruş | She took a firm stand against the proposed changes. Önerilen değişikliklere karşı kararlı bir duruş sergiledi. |
| 81 | step | adım atmak, yürümek | She avoided stepping in the mud because she had just bought new shoes. Yeni ayakkabı aldığı için çamura basmaktan kaçındı. |
| 82 | stuff | tıkmak, doldurmak | He stuffed the turkey with a delicious herb mixture. Hindiyi lezzetli bir ot karışımıyla doldurdu. |
| 83 | subject | bağlı, tabi | All citizens are subject to the law. Tüm vatandaşlar kanuna bağlıdır. |
| 84 | super | harika, süper | That was a super performance; you should be proud of yourself. Bu süper bir performanstı; kendinizle gurur duymalısınız. |
| 85 | term | adlandırmak, isim vermek | The phenomenon is termed 'global warming' by scientists. Bu olgu bilim insanları tarafından 'küresel ısınma' olarak adlandırılır. |
| 86 | terms | şartlar, terimler | He used technical terms that were hard to understand for those who didn't know the job. İşini bilmeyenler için anlaşılması zor teknik terimler kullandı. |
| 87 | time | zamanlamak, ayarlamak | She timed her speech perfectly to finish just as the bell rang. Konuşmasını tam zil çaldığında bitirecek şekilde zamanladı. |
| 88 | track | izlemek, takip etmek | Scientists track animal movements to study their behavior. Bilim insanları, hayvanların davranışlarını incelemek için hareketlerini izliyor. |
| 89 | trust | güven | He gained their trust through honesty and integrity. Güvenlerini dürüstlük ve erdemlilik ile kazandı. |
| 90 | try | deneme, çaba | He made several tries to fix the car before calling a mechanic. Bir tamirciyi aramadan önce arabayı tamir etmek için birkaç deneme yaptı. |
| 91 | undergo | geçirmek, maruz kalmak, başından geçmek | She is currently undergoing major heart surgery. Şu anda büyük bir kalp ameliyatı geçiriyor. |
| 92 | undertake | üstlenmek, girişmek | I undertook this job willingly. Bu işi istekli bir şekilde aldım. |
| 93 | unexpected | beklenmedik, umulmadık, ansızın | The unexpected rain caught us without umbrellas. Beklenmedik yağmur, bizi şemsiyesiz yakaladı. |
| 94 | unknown | bilinmeyen, meçhul, tanınmayan | They discovered an unknown species of plant in the rainforest. Yağmur ormanında bilinmeyen bir bitki türü keşfettiler. |
| 95 | value | değer vermek, kıymet biçmek, önemsemek | Many companies value experience over education. Birçok şirket deneyime eğitimden daha çok değer verir. |
| 96 | via | aracılığıyla, üzerinden, vasıtasıyla | We booked our tickets via the website. Biletlerimizi web sitesi üzerinden rezerve ettik. |
| 97 | way | çok, oldukça, epey | The project's completion is way behind schedule. Projenin tamamlanması programın çok gerisindedir. |
| 98 | worth | değer, kıymet, bedel | The worth of a good education cannot be overstated. İyi bir eğitimin değeri abartılamaz. |
| 99 | wrong | yanlış, hata, haksızlık | Admitting one's wrongs is the first step towards personal growth. Hatalarını kabul etmek kişisel gelişimin ilk adımıdır. |
| 100 | yet | ancak, fakat, yine de | He is wealthy, yet he lives a simple life. Zengin olmasına rağmen basit bir hayat yaşıyor. |
B2'den sonra ne var?
Bu listeyi bitirdiğinde sıradaki seviye İngilizce C1. Diğer seviyeler: İngilizce A1, İngilizce A2, İngilizce B1, İngilizce C1. Hepsini tek sayfada görmek için İngilizce kelimeler sayfasına bak.
Bu kelimeleri oyunlarla ve kelime kartlarıyla çalışmak istersen İngilizce kelime oyunları sayfasına bak.
Seviyenden emin değilsen önce seviye testini çöz. Her seviyenin en sık 100 kelimesi için rehberlere de bakabilirsin: B2 seviyesinde en sık 100 kelime.
Okuma pratiği: B2 seviyesindeki kısa hikâyeler ve Türkçe çevirileri için İngilizce Kısa Hikâyeler sayfasına bak.
İngilizce B2 kelimeleriyle çalışmaya başla
Kelime kartları, aralıklı tekrar ve dokuz oyun bu kelimelerle çalışıyor. Genel İngilizce havuzu ücretsiz; kelime kartları ve günlük görev için kayıt da gerekmiyor.
Uygulamada çalış