İngilizce Phrasal Verbs Listesi
A1'den C1'e 842 phrasal verb ve 1.421 anlam. Aşağıda A1 ve A2'nin en sık kullanılan 100 anlamı; kalıbı, Türkçe karşılığı ve renkli örnek cümlesiyle.
Phrasal verb'ü zor yapan şey anlamın fiilden değil, parçacıktan gelmesi. Get up, get over, get away with: üçünün de fiili aynı ama anlamları bambaşka. Üstelik aynı phrasal verb birden çok anlam taşıyabiliyor. Pick up hem "yerden almak", hem "arabayla almak", hem de "kulaktan öğrenmek" demek. Bu yüzden listede her anlam ayrı satırda ve kendi örnek cümlesiyle duruyor.
İkinci zorluk yapı. Bazı phrasal verb'ler nesneyi araya alır (call you back), bazıları almaz (look after the kids), bazıları hiç nesne almaz (wake up). Her satırdaki kalıp bilgisi bunu gösteriyor: sb "birini", sth "bir şeyi" anlatır; parantezdeki not fiilin ayrılıp ayrılmadığını söyler.
Bütün listeyi kartlarla çalış
1.421 anlamın hepsi uygulamada ayrı bir çalışma havuzu olarak hazır: kelime kartları, aralıklı tekrar, üç test (boşluk doldurmada ayrılan fiil iki boşlukla soruluyor) ve sözlük. Phrasal Verbs havuzu Premium üyelikle açılıyor.
Phrasal Verbs havuzunu açA1 88 anlam
| # | Phrasal verb · kalıp | Türkçe | Örnek cümle |
|---|---|---|---|
| 1 | be backbe back (nesnesiz) | geri dönmek, dönmüş olmak | I'll be back in ten minutes. On dakika içinde dönerim. |
| 2 | call back 1call sb back (ayrılabilir) | geri aramak, tekrar telefon etmek | I'm busy now, I'll call you back later. Şimdi meşgulüm, seni sonra ararım. |
| 3 | call back 2call back (nesnesiz) | tekrar uğramak, sonra gelmek | The engineer will call back on Thursday. Mühendis perşembe günü tekrar uğrayacak. |
| 4 | come back 1come back (nesnesiz) | geri dönmek | She came back from Berlin last night. Dün gece Berlin'den geri döndü. |
| 5 | come back 2come back (nesnesiz) | (moda) geri gelmek, yeniden moda olmak | Wide trousers are coming back this year. Bol paçalı pantolonlar bu yıl geri geliyor. |
| 6 | come back 3come back to sb (üç parçalı, ayrılmaz) | aklına gelmek, hatırlanmak | Suddenly his name came back to me. Birden adı aklıma geldi. |
| 7 | come from 1come from sth (ayrılmaz) | -den gelmek, memleketi olmak | My best friend comes from Izmir. En yakın arkadaşım İzmirlidir. |
| 8 | come from 2come from sth (ayrılmaz) | kaynaklanmak, ileri gelmek | That noise comes from the old fridge. O ses eski buzdolabından geliyor. |
| 9 | come in 1come in (nesnesiz) | içeri girmek | Come in and take a seat, please. Lütfen içeri girin ve oturun. |
| 10 | come in 2come in (nesnesiz) | (tren, uçak) gelmek, varmak | The train comes in at six fifteen. Tren altıyı on beş geçe geliyor. |
| 11 | come in 3come in (nesnesiz) | (yarışta) derece almak, ... gelmek | She came in second in the race. Yarışta ikinci geldi. |
| 12 | come on 1come on (nesnesiz) | hadi, çabuk ol, davranmak | Come on, we're going to miss the train! Hadi, treni kaçıracağız! |
| 13 | come on 2come on (nesnesiz) | (ışık, cihaz) yanmak, çalışmaya başlamak | The street lights come on at seven. Sokak lambaları yedide yanar. |
| 14 | come on 3come on (nesnesiz) | (hastalık) gelmek, başlamak | I can feel a cold coming on. Nezle olmaya başladığımı hissediyorum. |
| 15 | eat ineat in (nesnesiz) | evde yemek yemek | Shall we eat in tonight instead? Bu akşam onun yerine evde mi yesek? |
| 16 | eat up 1eat sth up (ayrılabilir) | yiyip bitirmek, hepsini yemek | Eat up your vegetables before dessert. Tatlıdan önce sebzelerini bitir. |
| 17 | eat up 2eat sth up (ayrılabilir) | tüketmek, yiyip bitirmek | These repairs are eating up all my savings. Bu tamirler tüm birikimimi yiyip bitiriyor. |
| 18 | fall down 1fall down (nesnesiz) | düşmek, yere düşmek | The little boy fell down and started crying. Küçük çocuk düştü ve ağlamaya başladı. |
| 19 | fall down 2fall down (nesnesiz) | yıkılmak, çökmek | The old wall fell down in the storm. Eski duvar fırtınada yıkıldı. |
| 20 | fall over 1fall over (nesnesiz) | devrilmek, yere kapaklanmak | She slipped on the ice and fell over. Buzda kaydı ve yere kapaklandı. |
| 21 | fall over 2fall over sth (ayrılmaz) | takılıp düşmek | I fell over a box in the dark hallway. Karanlık koridorda bir kutuya takılıp düştüm. |
| 22 | fill up 1fill sth up (ayrılabilir) | doldurmak, ağzına kadar doldurmak | Could you fill up my glass, please? Bardağımı doldurabilir misin lütfen? |
| 23 | fill up 2fill up (nesnesiz) | dolmak, ağzına kadar dolmak | The room filled up quickly before the concert. Konserden önce oda hızla doldu. |
| 24 | fold up 1fold sth up (ayrılabilir) | katlamak, katlayıp toplamak | He folded up the map and put it away. Haritayı katlayıp kaldırdı. |
| 25 | fold up 2fold up (nesnesiz) | katlanmak, katlanabilmek | This chair folds up for easy storage. Bu sandalye kolay saklansın diye katlanıyor. |
| 26 | get in 1get in (nesnesiz) | (araca) binmek, içeri girmek | Get in, I will drive you home. Bin, seni eve bırakayım. |
| 27 | get in 2get in (nesnesiz) | (eve, işe) varmak, gelmek | We got in very late last night. Dün gece eve çok geç geldik. |
| 28 | get out 1get out (nesnesiz) | dışarı çıkmak | The dog got out through the open gate. Köpek açık kapıdan dışarı çıktı. |
| 29 | get out 2get sth out (ayrılabilir) | çıkarmak, dışarı almak | She got her phone out of her bag. Telefonunu çantasından çıkardı. |
| 30 | get up 1get up (nesnesiz) | (yataktan) kalkmak | I get up at six on weekdays. Hafta içi altıda kalkarım. |
| 31 | get up 2get up (nesnesiz) | ayağa kalkmak | She got up and walked to the window. Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü. |
| 32 | go away 1go away (nesnesiz) | gitmek, uzaklaşmak | Go away and leave me alone! Git ve beni rahat bırak! |
| 33 | go away 2go away (nesnesiz) | (ağrı, sorun) geçmek | The headache still has not gone away. Baş ağrısı hâlâ geçmedi. |
| 34 | go away 3go away (nesnesiz) | tatile gitmek | We are going away for the weekend. Hafta sonu bir yere gidiyoruz. |
| 35 | go back 1go back (nesnesiz) | geri dönmek | I never want to go back there. Oraya bir daha asla dönmek istemiyorum. |
| 36 | go back 2go back (nesnesiz) | (geçmişe) dayanmak, uzanmak | Our friendship goes back twenty years. Dostluğumuz yirmi yıl öncesine dayanıyor. |
| 37 | go in 1go in (nesnesiz) | içeri girmek | She knocked once and went in. Bir kez kapıyı çaldı ve içeri girdi. |
| 38 | go in 2go in (nesnesiz) | (işe, okula) gitmek | I have to go in early tomorrow. Yarın işe erken gitmem gerekiyor. |
| 39 | go out 1go out (nesnesiz) | dışarı çıkmak, gezmeye gitmek | We go out for dinner every Saturday. Her cumartesi akşam yemeğine çıkarız. |
| 40 | go out 2go out (nesnesiz) | (ışık, ateş) sönmek | The lights suddenly went out. Işıklar birden söndü. |
| 41 | go out 3go out with sb (üç parçalı, ayrılmaz) | (biriyle) çıkmak | She has been going out with Tom for a year. Bir yıldır Tom ile çıkıyor. |
| 42 | hurry up 1hurry up (nesnesiz) | acele etmek, çabuk olmak | Hurry up, we are going to be late! Acele et, geç kalacağız! |
| 43 | hurry up 2hurry sb up (ayrılabilir) | acele ettirmek | Can you hurry the children up, please? Çocukları biraz acele ettirir misin? |
| 44 | look at 1look at sb/sth (ayrılmaz) | bakmak | Look at this photo of my family. Ailemin bu fotoğrafına bak. |
| 45 | look at 2look at sth (ayrılmaz) | incelemek, gözden geçirmek | The mechanic looked at my car this morning. Tamirci bu sabah arabamı inceledi. |
| 46 | look at 3look at sth (ayrılmaz) | ele almak, değerlendirmek | We need to look at the problem differently. Soruna farklı bir açıdan bakmamız gerekiyor. |
| 47 | look forlook for sb/sth (ayrılmaz) | aramak | I'm looking for my car keys. Araba anahtarlarımı arıyorum. |
| 48 | look like 1look like sb/sth (ayrılmaz) | benzemek | She looks like her mother. Annesine benziyor. |
| 49 | look like 2look like sth (ayrılmaz) | gibi görünmek | It looks like rain this afternoon. Öğleden sonra yağmur yağacak gibi görünüyor. |
| 50 | pay for 1pay for sth (ayrılmaz) | parasını ödemek | I 'll pay for the tickets this time. Biletlerin parasını bu sefer ben öderim. |
| 51 | pay for 2pay for sth (ayrılmaz) | bedelini ödemek, cezasını çekmek | You'll pay for this mistake one day. Bu hatanın bedelini bir gün ödeyeceksin. |
| 52 | plug inplug sth in (ayrılabilir) | fişe takmak, prize takmak | Plug the kettle in and boil some water. Su ısıtıcısını prize tak ve su kaynat. |
| 53 | point at 1point at sb/sth (ayrılmaz) | işaret etmek, parmakla göstermek | Don't point at people, it's rude. İnsanları parmakla gösterme, kabalık olur. |
| 54 | point at 2point sth at sb/sth (ayrılabilir) | doğrultmak, yöneltmek | He pointed the camera at the children. Kamerayı çocuklara doğrulttu. |
| 55 | print outprint sth out (ayrılabilir) | çıktısını almak, yazdırmak | Can you print the tickets out for me? Biletlerin çıktısını benim için alabilir misin? |
| 56 | put away 1put sth away (ayrılabilir) | kaldırmak, yerine koymak | Put your clothes away before you go out. Dışarı çıkmadan önce kıyafetlerini kaldır. |
| 57 | put away 2put sth away (ayrılabilir) | (para) biriktirmek, kenara koymak | She puts a little money away every month. Her ay biraz para biriktiriyor. |
| 58 | put back 1put sth back (ayrılabilir) | yerine geri koymak | Put the book back on the shelf, please. Kitabı lütfen rafa geri koy. |
| 59 | put back 2put sth back (ayrılabilir) | ertelemek, geriye almak | The meeting has been put back to Tuesday. Toplantı salıya ertelendi. |
| 60 | put down 1put sth down (ayrılabilir) | yere koymak, bırakmak | Put the bags down and have a rest. Çantaları yere bırak ve biraz dinlen. |
| 61 | put down 2put sth down (ayrılabilir) | yazmak, kaydetmek | Put your name down on the list. Adını listeye yaz. |
| 62 | put down 3put sb down (ayrılabilir) | aşağılamak, küçük düşürmek | He's always putting his brother down. Sürekli kardeşini aşağılıyor. |
| 63 | put on 1put sth on (ayrılabilir) | (giysi) giymek, takmak | Put your coat on, it's cold outside. Montunu giy, dışarısı soğuk. |
| 64 | put on 2put sth on (ayrılabilir) | (cihazı) açmak, çalıştırmak | Shall I put the kettle on? Su ısıtıcısını açayım mı? |
| 65 | put on 3put on weight (ayrılabilir) | (kilo) almak | I've put on three kilos this winter. Bu kış üç kilo aldım. |
| 66 | shut up 1shut up (nesnesiz) | susmak, çeneni kapamak | Just shut up and listen for a minute. Bir dakika sus da dinle. |
| 67 | shut up 2shut sb up (ayrılabilir) | susturmak | Nothing could shut him up during the meeting. Toplantı boyunca hiçbir şey onu susturamadı. |
| 68 | sign insign in (nesnesiz) | giriş yapmak, deftere kaydolmak | You have to sign in at reception first. Önce resepsiyonda giriş yapmanız gerekiyor. |
| 69 | sign out 1sign out (nesnesiz) | çıkış yapmak | Don't forget to sign out when you leave. Ayrılırken çıkış yapmayı unutma. |
| 70 | sign out 2sign sth out (ayrılabilir) | kaydettirip almak, ödünç almak | You must sign the equipment out before taking it home. Ekipmanı eve götürmeden önce kaydettirip almalısın. |
| 71 | sit down 1sit down (nesnesiz) | oturmak | Please sit down and make yourself comfortable. Lütfen oturun ve rahatınıza bakın. |
| 72 | sit down 2sit down (nesnesiz) | oturup görüşmek, masaya oturmak | The two sides finally sat down to discuss peace. İki taraf sonunda barışı görüşmek için masaya oturdu. |
| 73 | stand up 1stand up (nesnesiz) | ayağa kalkmak | Everyone stood up when the judge came in. Hâkim içeri girince herkes ayağa kalktı. |
| 74 | stand up 2stand sb up (ayrılabilir) | ekmek, randevuya gitmemek | She stood him up on their first date. İlk buluşmalarında onu ekti. |
| 75 | stay instay in (nesnesiz) | evde kalmak, dışarı çıkmamak | We stayed in and watched a film. Evde kalıp film izledik. |
| 76 | switch onswitch sth on (ayrılabilir) | açmak (cihaz) | Could you switch the lamp on, please? Lambayı açar mısın lütfen? |
| 77 | take off 1take sth off (ayrılabilir) | (giysi) çıkarmak | He took off his coat and sat down. Montunu çıkarıp oturdu. |
| 78 | take off 2take off (nesnesiz) | (uçak) kalkmak | The plane took off twenty minutes late. Uçak yirmi dakika geç kalktı. |
| 79 | take off 3take off (nesnesiz) | birden tutmak, popüler olmak | Her new business really took off last year. Yeni işi geçen yıl gerçekten tuttu. |
| 80 | talk abouttalk about sth/sb (ayrılmaz) | hakkında konuşmak | We talked about our holiday plans all evening. Bütün akşam tatil planlarımız hakkında konuştuk. |
| 81 | turn off 1turn sth off (ayrılabilir) | kapatmak, söndürmek | Please turn off the lights when you leave. Çıkarken lütfen ışıkları kapatın. |
| 82 | turn off 2turn off (nesnesiz) | (yoldan) sapmak, ayrılmak | We turned off at the next junction. Bir sonraki kavşaktan saptık. |
| 83 | turn on 1turn sth on (ayrılabilir) | açmak, çalıştırmak | Can you turn the radio on, please? Radyoyu açabilir misin lütfen? |
| 84 | turn on 2turn on sb (ayrılmaz) | birden saldırmak, çıkışmak | The dog suddenly turned on its owner. Köpek birden sahibine saldırdı. |
| 85 | wait for 1wait for sb/sth (ayrılmaz) | beklemek | I'm waiting for the bus. Otobüsü bekliyorum. |
| 86 | wait for 2wait for sb to do sth (ayrılmaz) | (birinin yapmasını) beklemek | We waited for him to finish his call. Telefonu bitirmesini bekledik. |
| 87 | wake up 1wake up (nesnesiz) | uyanmak | I wake up at seven every morning. Her sabah yedide uyanıyorum. |
| 88 | wake up 2wake sb up (ayrılabilir) | uyandırmak | The noise woke the baby up. Gürültü bebeği uyandırdı. |
A2 12 anlam
| # | Phrasal verb · kalıp | Türkçe | Örnek cümle |
|---|---|---|---|
| 89 | be awaybe away (nesnesiz) | şehir dışında olmak, uzakta olmak | My parents are away for the weekend. Ailem hafta sonu boyunca şehir dışında. |
| 90 | be inbe in (nesnesiz) | evde olmak, iş yerinde olmak | Is your mother in this afternoon? Annen bu öğleden sonra evde mi? |
| 91 | be on 1be on (nesnesiz) | (film, program) oynamak, gösterimde olmak | What's on at the cinema tonight? Bu akşam sinemada ne oynuyor? |
| 92 | be on 2be on (nesnesiz) | (cihaz, ışık) açık olmak, çalışıyor olmak | The heating is on in every room. Kalorifer her odada açık. |
| 93 | be out 1be out (nesnesiz) | dışarıda olmak, evde olmamak | Sorry, Tom is out at the moment. Üzgünüm, Tom şu anda dışarıda. |
| 94 | be out 2be out (nesnesiz) | (kitap, film) çıkmış olmak, yayımlanmış olmak | Her second album is out next week. İkinci albümü gelecek hafta çıkıyor. |
| 95 | be up 2be up (nesnesiz) | (süre) dolmak, bitmek | Your time is up, please stop writing. Süreniz doldu, lütfen yazmayı bırakın. |
| 96 | go down 2go down (nesnesiz) | (güneş) batmak | We watched the sun go down over the sea. Güneşin denizin üzerinde batışını izledik. |
| 97 | go off 2go off (nesnesiz) | (yiyecek) bozulmak | The milk has gone off, don't drink it. Süt bozulmuş, sakın içme. |
| 98 | go on 2go on (nesnesiz) | olmak, olup bitmek | What on earth is going on in here? Burada neler oluyor böyle? |
| 99 | go up 2go up (nesnesiz) | (bina) yükselmek, yapılmak | New flats are going up near the station. İstasyonun yakınında yeni daireler yapılıyor. |
| 100 | sleep oversleep over (nesnesiz) | başkasının evinde kalmak | Can Maya sleep over at our house tonight? Maya bu gece bizde kalabilir mi? |
B1, B2 ve C1
Liste burada bitmiyor. B1'de 385, B2'de 434, C1'de 346 anlam daha var. Bunlar orta ve ileri seviyede sık karşına çıkacak fiiller: come up with, put up with, get away with, boil down to, brush up on. Hepsi aynı düzende, yani kalıbı, Türkçe karşılığı ve renkli örnek cümlesiyle. Uygulamadaki Phrasal Verbs havuzunda ve renkli PDF setinde yer alıyorlar.
Önce tek kelimelik fiillerden emin olmak istersen düzensiz fiiller yazısına, sınava hazırlanıyorsan YDS phrasal verbs listesine bak. Kısa bir giriş için en sık 55 phrasal verb yazısı var.
Phrasal verb'leri kalıcı öğren
Uygulamada her gün 10–30 anlamlık bir deste çalışırsın. Unuttukların aralıklı tekrarla geri gelir. Bir anlam ancak üç testi de geçince "öğrenildi" sayılır. Önce denemek istersen Genel İngilizce ücretsiz; kartlar ve günlük görev için kayıt da gerekmiyor.
Phrasal Verbs havuzunu aç